MADAM BOVARY
MADAM BOVARY
Yazar: Gustave FLAUBERT
Yayınevi: Panama
Sayfa Sayısı: 470
Değerlendirme: 8/10
Hoş geldiniz, bu yazımda sizlere beni yazarıyla
tanıştıran, olay örgüsüyle akıp giden, sevgisizliğin ve sevgi arayışının insanı
kötü hallere sokacağını güzel bir dille anlatan, sonunda beni çok şaşırtan bir
kitaptan “Madam Bovary” den bahsedeceğim. Kitap tahlili ve yorumuna
geçmeden önce yazarımızdan bahsetmek istiyorum.
Gustave Flaubert, 1821 yılında Rouen’de doğdu. 1840
yılında liseyi bitiren yazarımız 1841’de Paris Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu.
Yirmi iki yaşındayken sara hastası olduğu ortaya çıktı. Eğitimini tamamlayan
Flaubert 1846’da babasını, daha sonra da ablasını kaybedince, annesi ve
yeğeniyle Rouen yakınlarındaki Croisset’ye yerleşti ve yaşamının tümünü burada
geçirdi. Aralarında Osmanlı topraklarının da olduğu seyahatler, sevgilisi Colet
ile inişli çıkışlı ilişkisi ve edebiyatçılarla mektuplaşmaları kitaplarına esin
kaynağı olmuştur. Sanatın, dolayısıyla romanın ahlaki, dini, sosyal bir amacı
olmadığını savunan ve yaşadığı dönemde eleştirilere maruz kalan Flaubert, ani
bir felç sonucu hayatını kaybetmiştir.
“Derken parça parça, lokma lokma bu acı da akıp gitti. Gitti dedimse lafın gelişi, yoksa insanın içinde ne de olsa bir şeyler kalır…”
Kitap, Charles Bovary’nin Emma Bovary ile evlenmesini
konu alıyor. Evlilik deyince herkesin aklına mutlu bir aile geliyor ancak Bovary
ailesinde mutluluk tek taraflı. Emma, beklentileri yüksek, balolara ve zengin
partilere aşık, kendini hep daha iyi yerlerde görmek isteyen, zengin bir
yaşamın hayalini kuran, kendisine her an ilgi duyulmasını ve herkesin onunla
ilgilenmesini bekleyen aslında ruhen hasta birisi. Eşi Doktor Charles kendi
halinde yaşayan, işten eve, evden işe giden Emma’ya göre hiçbir anlamda yeterli
olmayan biri. Bu ailenin tek mutlu kişisi Charles, karısını çok seven ve onun
da kendisini sevdiğini sanan aslında olması gerektiği gibi biri. Emma’nın onu
bu tekdüzelikten kurtaran Rodolphe ile yasak bir aşk yaşamasıyla her şey
değişiyor.
“Yüksekten sarf edilen sözler, sevginin
bayağılığını gizlemek için söylenir.”
Emma en başta Charles ile konuşsaydı isteklerini,
hayattan ne beklediğini ve hayallerini anlatsaydı Charles isteklerini
karşılayamayacağını düşünür onunla evlenmezdi. Ya da bu beklentileri
karşılamayı göze alır, evliliği bu yönde ilerletirdi. Bence bu evlilik baştan
hatalar üzerine kuruldu, ikisi de birbirini tanımadan evlendi ve sonuçta aynı
evde biri mutluluktan uçan diğeri her an acı ve kederle yaşayan iki yabancı bir
araya gelmiş oldu. Tabii tüm bunlar Emma’nın ihanetlerini haklı çıkarmıyor.
İhanet boyutu çok ayrı bir konu ve ne olursa olsun Emma’nın asla haklı
olamayacağı tek konu.
“Rodolphe o denli görmüş geçirmiş biri olduğu
hâlde sözlerin benzer, duygularınsa benzemez olduğunu ayırt edemiyordu.”
“Akşamları rüzgâr camları döverken, lambayı
yakıp ateşin karşısına geçip bir kitap okumak kadar hoş şey var mıdır?”
Kitapta duygular çok güzel işlenmişti. Bulunduğu ortamı
kabullenemediği için hayatı kendine zehir eden Emma’nın yaşadığı iç sıkıntı çok
güzel aktarılmıştı. Beklentileri ve istekleri yaşamıyla uyuşmayınca yaşam Emma
için zorlaştı. Sevgili zannettiği kişi onu gerçekten sevmediğini anladığında
yaşadığı yıkım çok güzel anlatılmıştı. Okurken kalbinizin bir köşesinde bu
üzüntüyü ve çöküşü hissediyorsunuz.
“İnsanın kendine güveni, bulunduğu yere göre
değişir.”
“Hiç kimse hiçbir zaman gereksinimlerini,
düşüncelerini, acılarını tam anlamıyla anlatamaz. İnsanoğlunun sözleri tıpkı
patlak bir davul gibidir: Bu davula vurup yıldızları dile getirmek isteriz ama
ayıları oynatacak havalardan başka sesler çıkaramayız.”
Genel olarak kitabı beğendim, tabii kesinlikle böyle bir
son beklemiyordum. “İnsan neyi arzularsa, neyi isterse onun esiridir” sözü Emma
için yazılmış gibi. Ah Emma, hep çok şey bekledi, hep daha fazlasını istedi,
hayatına giren herkes onu çok sevsin istedi ama maalesef hayattan beklediğini
hiç alamadı ya da beklentileri hayata hiç uygun değildi. Gerçek yaşamdan hep
kaçtığı için sorumluluklarını unuttu, yaşadığı şeyi aşk sandı sevildiğini sandı
ama bir bataklık gibi çırpındıkça battı. Ne olursa olsun ölüm her zaman çok
üzücü oluyor, yıkıcı bir gerçeklik taşıyor. Yaşamın güzelliği, hayat ne kadar
zor olursa olsun yaşamaya değer kılıyor. Nefes almak hep umut taşıyor. Kitabı
ben severek okudum. 1800’lerin Bihter Ziyagil’ini okumak isteyenlere bu kitabı
öneriyorum. Hayatı güzel kılan da kötü yapan da kadın, her şeyi inşa edebildiği
gibi her şeyi paramparça yapabilen de kadın. Okurken nice dersler
çıkarabileceğiniz bu güzel kitabı umarım sizde okursunuz.
Hoşça Kalın…



Yorumlar
Yorum Gönder