VADİDEKİ ZAMBAK

 

                 VADİDEKİ ZAMBAK

 

Yazar: Honoré de BALZAC

Yayınevi: Panama

Sayfa Sayısı: 400

Değerlendirme: 7/10

 

Hoş geldiniz, bu yazımda sizlere beni yazarıyla tanıştıran, okurken biraz sıkıldığım, tüm duyguları abartı anlatımıyla uzatan, betimlemeleri bol olan, sonuna kadar okuyabilenlerin sonunda bir şeyler hissedebileceği bir kitaptan “Vadideki Zambak” tan bahsedeceğim. Kitap tahlili ve yorumuna geçmeden önce yazarımızdan bahsetmek istiyorum.

 

Honoré de Balzac 1799 yılında Fransa’nın Tours kentinde dünyaya geldi. Köy kökenli bir ailenin çocuğudur. Babası tüccardır. Altı yıl Vendome’da öğrenim gören yazarımız Napolyon’un devrilmesinden sonra ailesiyle birlikte Paris’e taşındı. Burada iki yıl daha okula gitti. Üç yıl bir avukatın yanında çalışan Balzac için edebiyata gösterdiği eğilim ağır bastı. Para kazanmak için isim değiştirerek tarihsel, mizahi ve gotik romanlar yazdı. Basımcılık, yayıncılık hatta dökümcülük yaptı başarılı olamayınca tekrar edebiyata döndü. Edebiyat hayatında çok başarılı oldu. Birçok ülkede satılan romanları büyük ilgi gördü. Hayatının sonuna kadar edebiyatla uğraşan Balzac 1850 yılında kalp yetmezliğine bağlı kangrenden hayatını kaybetti.


                                       



“Eğer beni yargılayanlar, çekiciliklerin gücünü, ruhumun dayanmaya doğru kahramanca atılışlarını, uzun direnişim sırasındaki bastırılmış öfkelerimi bilmiş olsalardı, bana kan ağlatacakları yerde akan gözyaşlarımı silerlerdi.”

 

Felix, anne sevgisi görmeyen, ailesinin düşman gibi davrandığı aristokrat ve otoriter bir ailenin çocuğudur. Hep dışlanarak büyüyen Felix katıldığı bir baloda bir hanımefendi görür ve ona âşık olur. Kadın evli ve iki çocuk annesidir. Felix, imkânsız olmasına rağmen aşkından vazgeçmez ve vadideki tüm çiçeklerin yanında sen vadideki zambaksın diye aşkını itiraf eder ve iltifatlarda bulunur. İyi bir eş, çocuklarına karşı ilgili bir anne olmak isteyen ve toplum tarafından erdemli görünmeyi önemseyen Henriette, bu iltifatları ne kadar beğense de ona gösterilen bu sevgiden ne kadar memnun olsa da bu sevgiye karşılık veremez. Yıllarca peşinden koşmasına rağmen beklediği karşılığı alamayan Felix, Leydi Dudley ile tanışır. Bu tanışıklığa sevinen(!) Henriette bir anne yüreğiyle bu durumu desteklese de sonrasında her şey alt üst olur.

 

“Bir tek mutlu geçen gün, bütün kötü günleri siler.”

 

Kitapta anne sevgisinin önemi çok güzel işlenmişti. Bir çocuğun anneye olan ihtiyacı ve sevgi beklentisinin hiç bitmeyeceği güzel anlatılmıştı. Aslında annenin hor gördüğü ve yok saydığı çocuğu, herkes iteler, suçlar ve kötü davranır. Toplumdaki bir çocuğun kıymetini anne belirler. Kişiyi kişi yapan ve onun her anlamda bir birey haline gelmesini sağlayan annedir. Kitapta sevgi görmeyen Felix’in daha sonraları da sevmeyi beceremediğini okudum. Doğru sevginin ne olduğunu görmeyen bir kişiden doğru tercihler yapılması zaten beklenemez. Ah Felix sana hem çok kızgınım hem de çok üzgünüm.

 

“Bir kadın için suskunluğun ne kadar anlamlı olduğunu, dağınık bir konuşmanın da düşünceyi ne kadar gizlediğini öğrendim.”

 

Henriette’in ne yapmak istediğini kitabın sonlarına kadar asla anlamadım. Seviyor mu sevmiyor mu? Belli değildi. Ben seni annen gibi seviyorum sana kıyamıyorum deyip durdu. En sinir olduğum şeyde bu ya sanki başka bir kimliği yokmuş gibi her ne olay olursa olsun “Ben anneyim.” Deyip durdu. Kocası ona eziyet etti ama o ben anneyim ona nasıl kızarım dedi. Felix ona aşkı için günlerce hatta yıllarca yalvardı. Henriette ise ona git hayatını yaşa, birini sev ve çok mutlu ol dedi. Felix de gitti, günümüz fenomenleri gibi mutluluğunu insanların gözüne sokan, kendi için değil başkaları için yaşayan, hava atmayı seven, insanların beğenilerine aşık, doyumsuz birini Leydi Dudley’i buldu. Bu duruma üzüldün mü? Diye sorarsanız tabii ki hayır çünkü gerçekten seven kişi öylece söylenmiş “Git ve mutlu ol” sözüyle gider mi? Oysaki sayfalarca aşkını anlatan betimlemeleri okumaktan bıkmıştım. Alelade söylenmiş bir sözle böyle bir sevgiden(!) vazgeçebildin ya sana daha ne diyeyim be Felix. Böylelikle erkeklere hiç güven olmayacağını görmüş olduk.

 

“Toprağın altına gömdüğümüz kimseler vardır; fakat özellikle sevdiğimiz öyle insanlar vardır ki, kefenleri yüreğimizdir ve anıları her gün yürek çarpmalarımıza karışır. Soluk alır gibi onları düşünürüz.”

 

Genel olarak kitap güzeldi ya da kötüydü diyemiyorum ikisinin ortası bir konuma konumlandırıyorum. Çünkü tüm duygular abartılı anlatılmış, benzetmeler sayfalarca sürüp gidiyor, betimlemeler akıl alır gibi değil. Bu da dili ağırlaştırıyor ve okurken akıp gitmesine engel oluyor. Durup neyi neye benzettiğini düşünmen gerekiyor. Buna rağmen kitabı bitirince iyi ki o sıkıcı betimlemelere sabretmişim ve sonunu okumuşum dedim. Kitabı zorlanarak da olsa bitirdim. Eğer aşkın belirsizliğini okumayı seviyorsanız ya da süslü aşk cümleleri okumayı seviyorsanız bu kitap tam size göre. Okuyup okumama kısmını siz değerli okurlara bırakıyorum. Başka bir kitapta görüşmek üzere.

Hoşça kalın…

Yorumlar

Popüler Yayınlar