İKİ ŞEHRİN HİKÂYESİ
İKİ ŞEHRİN HİKÂYESİ
Yazar: Charles DICKENS
Yayınevi: İş Bankası
Sayfa Sayısı: 494
Değerlendirme: 8/10
Hoş geldiniz, bu yazımda sizlere beni yazarıyla
tanıştıran, başta sıkıldığım ama sonda nefes almayı unuttuğum, gerilim türünde
bir eser olmasa da beni çok geren, son kısımda gözyaşlarımı tutamadığım bir
kitaptan “İki Şehrin Hikâyesi” nden bahsedeceğim. Kitap tahlili ve
yorumuna geçmeden önce yazarımızdan bahsetmek istiyorum.
Charles Dickens, 7 Şubat 1812 yılında İngiltere’de dünyaya geldi. Orta sınıf bir ailenin çocuğu olan yazarımız çocukluğunu farklı şehirlerde geçirdi. Memur babası, borçları yüzünden hapse girince Dickens on iki yaşında bir fabrikada çalışmaya başladı ve romanlarında aktardığı işçi sınıfının hayatını gözlemleme fırsatını elde etti. İlk romanı 1836 yılında yayımlandı. Birkaç yıl içinde üne kavuşan yazarımızın tüm zamanların en çok okunan eseri İki Şehrin Hikâyesi 1859 yılında yayımlandı. Birçok eser kaleme alan Dickens, devrinin en saygın isimlerinden biri olarak Avrupa ve Amerika’da konuşmalar yaptı. 1870 yılında İngiltere’deki evinde hayatını kaybetti.
“Her insanın bir başkası için sonsuz bir muamma oluşu, üzerinde düşünülmesi gereken muazzam bir hakikattir.”
Kitap, Lucie Manette ve Charles Darnay’in aşk
hikâyesinden bahsediyor. Tevafuk eseri karşılaşan ve birbirini seven çift
evlenmeye karar veriyor. Her şey güzel giderken Fransız asıllı Darnay’e
Fransa’dan mektup geliyor. Mektupta hizmetkârı olan bir kişi kendisine yardım
etmesini aksi takdirde idam edileceğini söylüyor. Darnay bu çağrıyı göz ardı
edemiyor ve Fransız Devriminin en ateşli ve en tehlikeli döneminde Fransa’ya
gitmesiyle olaylar gittikçe karışıyor. Odamdan kitaba açılan bir kapının
olmasını o kadar isterdim ki böyle bir şey mümkün olsaydı oraya gider mektubu
alan Darnay’e Fransa’ya gitmemesini ve eğer giderse zalim Fransızlar tarafından
öldürülebileceğini bu sebeple başka birileri vasıtasıyla o adamı kurtarmasını
söylerdim. Gerçi kimseden saklamadan gitseydi kitaptaki bütün dostları da ona
bunu söylerdi.
“Öldüğümde çok sevdiğim şu kitabın
sayfalarını artık çeviremez olacağım, bu yüzden de ölmeden önce hepsini okumuş
olmaya dair nafile bir umut besliyorum.”
Kitapta birçok karaktere yer verilmişti, benim en
sevdiğim karakter Mr. Lorry’di. Mr. Lorry herkesin hayatında isteyeceği,
varlığıyla güven veren iyi kalpli bir dost. Vefasıyla, iş bilirliğiyle ve
yardımseverliğiyle her anlamda çok iyi biriydi. Mr. Lorry’nin tam tersi biri
vardı kendisine namuslu tüccar diyordu. Her cümlesinde muhakkak namuslu tüccar
olduğunu vurgulasa da aslında gece herkesten habersiz mezar kazıyıp ölüleri
çıkaran birisi. Aslında kendisinde namusun ve şerefin olmadığını biliyor ama bu
eksikliği sözleriyle kapatabilecekmiş gibi kendisine namuslu tüccar deyip
duruyor. Kitaptaki en nefret ettiğim karakterse Mr. Stryver, o kadar bencil,
kibirli, görgüsüz, her istediği hemen olacak sanan ve insanları konumunu
yüceltmek için kullanabilecek iki yüzlü ucubenin teki. Kitabı okuyanlar bu
sıfatların az bile olduğunu anlayacaklardır.
“Askeri bilgiden yoksun subaylar; geminin ne
olduğunu bile bilmeyen denizciler, devletin gidişatından bihaber devlet
memurları; şehvetli bakışları, gevşek dilleri ve gayri ahlaki yaşamlarıyla
olabilecek en dünyevi din adamları oradaydı; hiçbiri liyakat sahibi değildi
fakat hepsi rezilce öyleymiş taklidi yapıyordu.”
Hikâye kitabın başında çok parça parça gitti. Bir
bütünlük kurmak için iki yüz sayfa okunması gerekliydi. Hikâyenin tamamını
anlamak için sona kadar okumak gerekti. Kimin neyi niye yaptığını sonlara doğru
öğrendim keşke bu açıklık baş kısımlarda sağlanmış olsaydı. Karakterleri
tanımadan olaylar anlatılınca ne olduğu çok anlaşılamadı. Kitap iki ülkenin
olaylarını anlattığı için bir bölüm İngiltere’den bir bölüm Fransa’dan
bahsediyordu ancak bölüm geçişlerinde olayların nerde geçtiği belirtilmediği için
okurken kafam karıştı. Kendimi akışa kaptırıp okurken olayın İngiltere’de mi
Fransa’da mı olduğunu nerdeyse bölüm bittiğinde anladığım kısımlar oldu.
“Bir insanı öldürmek yeteri kadar
zalimceyken, bedenini paramparça etmek gerçekten büyük gaddarlık.”
“En küçük bir uyaranın zihnin tüm düzeneğini
nasıl altüst edebileceğini bilen bir insanın çekingenliğiyle konuşuyordu.”
Genel olarak kitabı beğendim. Yukarıda yazdığım
eleştiriler dışında Fransız Devriminden çok ayrıntılı bahsetmişti bu biraz
sıkıcıydı. Ama onun dışında bir eleştiri yapamam. Eğer kitabın başında
sıkıldığım bölümlerde bıraksaydım güzel kısımlara kavuşamazdım. Kitap sanki
eğer dayanırsan seni muhteşem olaylar bekliyor der gibiydi. Bu bağlamda
sabrederek okunması gereken bir kitap ama sabrın sonu acıklı kederli ve aşk
dolu. Sevdiği için canını verebilecek bir kahramandan bahsediyor. Bu kahramanın
kim olduğunu okuyacaklara bırakıyorum ve herkesin Lucie kadar sevilmesi
duasıyla yazımı sonlandırıyorum. Severek okuduğum bu kitabı umarım sizlerde
okursunuz. Eğer okursanız yorumlarınızı benimle paylaşmayı unutmayın.
Hoşça kalın…



Yorumlar
Yorum Gönder