KAYIP COĞRAFYANIN İZİNDE/ DOĞU TÜRKİSTAN SEYAHATNAMESİ

          KAYIP COĞRAFYANIN İZİNDE

    DOĞU TÜRKİSTAN SEYAHATNAMESİ

 

Yazar: Taha KILINÇ

Yayınevi: Ketebe

Sayfa Sayısı: 250

Değerlendirme: 10/10

 

Hoş geldiniz, bu yazımda sizlere bana bunca şeyi öğrettiği için yazara çokça dua ettiğim, Doğu Türkistan’ı bana öğreten, Çin’in ne kadar zalim, katil, zorba ve sinsi olduğunu gözler önüne seren, ezanın yasak, camilerin kapatılmış ve hatta yıkılmış olduğunu gözler önüne seren, özgürlüğü karşılığında namaz kılan dostlarını ihbar etmesi beklenilen çaresiz insanların olduğu, beş vakit namaz kılmanın üst sıralarda bir suç olduğunu anlatan, tesettür dahil her türlü dini kisvenin yasak olduğunu anlatan, despotluğun, diktatörlüğün, baskının ve tutsak olmanın ne olduğunu anlatan, doğumdan ölüme kadar her şeyin çok zor olduğunu anlatan, ‘Ne kadar az şükrediyorsunuz’ ayetini daha iyi anlamama vesile olan ve düşüncelerime devrim yapan bir kitaptan “Kayıp Coğrafyanın İzinde/ Doğu Türkistan Seyahatnamesi” nden bahsedeceğim. Kitap tahlili ve yorumuna geçmeden önce zor şartlar altında bu kitabın oluşmasına vesile olan kıymetli yazarımızdan bahsetmek istiyorum.

 

Taha Kılınç, 1980 yılında Mersin’de doğdu. Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi ve İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra başladığı gazetecilik mesleğini sürdürüyor. Halen Yeni Şafak gazetesinde, haftanın iki günü, sıklıkla seyahat ettiği İslam coğrafyasının gündemine dair köşe yazıları yazıyor. Aynı zamanda aylık Derin Tarih dergisi ve gzt.com/mecra sitesinin genel yayın yönetmeni.




“Çin her yeri kameralarla izliyor, ama kalplerin tenha köşelerinde kameraların giremediği yerler de var.

 

Kitap, yazarın Doğu Türkistan’da gittiği Gulca, Kaşgar, Yarkent, Hoten, Urumçi ve Turfan gibi şehirlerin tarihinden ve tarih sahnesinde etkin olan şehrin önemli isimlerinden bahsediyor. Daha sonra geçmişten günümüze şehirlerin geldiği durumu gözler önüne seriyor. Şehirlerde nelerin değiştiğini, nelerin yok edildiğini (çoğunlukla Camii ve Müslüman mezarlıkları), insanların durumunu ve Çin’in baskıyla neler yaptırdığını anlatıyor. Bu kitapta bilmediğim çok şey öğrendim mesela: Tarihi camiilerin düğün salonu yapıldığını ve içki satan mekanlara dönüştürüldüğünü öğrendim. 65-70 yaş altının camiiye girmesinin yasak olduğunu ve camiiye girebilenlerinse namaz başlamadan Çin bayrağının ve Devlet Başkanının büstünün önünde Çine bağlılık yemini ettirildikten sonra namaz kılabildiklerini öğrendim. Uygurların Türkleri çok sevdiğini, Çinlilerinse onları bıktıracak kadar sorguladıklarını, sokaklarda, caddelerde, otobanlarda ve neredeyse her yerde kameralarla insanları izlediklerini öğrendim. Burada savaşın sessizce, sinsice ve baskıyla yapıldığını öğrendim.


“Baskının şuur altında uyandırdığı nefret, Uygurlarda bağımsızlık düşüncesinin sürekli canlı kalmasının en önemli sebeplerindendir.”

 

Kitabı okudukça kendimi ‘1984’ kitabında gibi hissettim. Çin tarafından sürekli kameralarla izlenmek, kim ne yapıyor, nereye gidiyor hepsine hâkim olma çabaları oldukça sinir bozucu. Uygurlara nerede olursa olsun özgür olmadıkları ve Çin’in esareti altında yaşadıkları her an hatırlatılıyor. Flaşlı kameralarla, biz buradayız baskısı her an hissettiriliyor. Günlük hayatta kullanılan birçok eşya Çin yönetimince ya yasaklanmış ya da QR kodla kişilerin sistemlerine kaydedilmiş. Bıçak, satır gibi kesici aletler kalın halat gibi iplerle bağlanmış. Doğu Türkistan’daki Uygurların ayaklanmaması için tüm önlemler alınmış. Aslında Çin’de farkında Uygurların ayaklanıp hesap soracak kadar kötü ve baskıcı bir ortamda yaşadıklarının, ondan bunca korkuları ve önlemleri.

 

“Aynı anneden süt emen kardeşler gibi, Türkistan coğrafyasının Müslüman halkları aynı kaynaktan besleniyordu. Kimlikleri, kültürleri ve tarihleri aynıydı.”

 

Kitabı okudukça Doğu Türkistan’ın Filistin’e ne kadar çok benzediğini fark ettim. Çin’in de Siyonist İsrail’le aynı zalimlikte olduğunu gördüm. Zalimlerin yöntemlerinin ortak olduğunu sadece birinin daha küstahça, dünyaya göstere göstere zalimliğini yaptığını diğerinin sessizce baskılayarak gerekirse kimseye belli etmeden sinsice öldürerek zulmettiğini öğrendim.

Uygur halkının kültür devrimiyle alfabeleri değişmiş ve 2017’de müfredat Çince olmuş. Okurken kendi kendime dedim ki: “Aileler okulda öğretilmeyen Uygurcayı evde çocuklarına öğretebilir.” Sonra aklıma Çin’in her eve ‘Aile olmak’ programıyla Çinli birini yerleştirdiğini hatırladım. Çin, Uygur ailelerin, kültürünü korumak için başvurduğu tüm yolları engellemiş. Toplumdan kültürünü silerek onları sessizce yok etmeye çalışmış.

 

“Mezarlıklar bir milletin ‘tapu senedi’ olduğundan, Doğu Türkistan’ın Uygur kimliğinin senetlerini yırtıp atmaya odaklanıyor Çin yönetimi. Böylece hafıza kaybını derinleştirerek, Uygurların tarih içinde ‘yitik’ bir millete dönüşmesini amaçlıyor.”

 

Genel olarak kitaba bayıldım. İlk defa bir seyahatname okuyorum ve bu yaşıma kadar neden böyle bir güzellikten kendimi mahrum ettim bilemiyorum. Her şeyin tane tane anlatılması çok güzeldi. Yazarın dili oldukça hafif ve anlaşılırdı. Konuların fotoğraflarla zenginleştirilmesi çok güzel olmuş. Böylece konuyla ilgili bütün eksiklikler ortadan kalkmış oldu. Son kısımda yazarın sorgulandığı bölüm çok heyecanlıydı, sanki ben sorgulanıyormuşum gibi korktum ve gerildim. Bu kitapla anladım ki ne kadar okursam okuyayım hep bir şeylerin cahili olacağım. Doğu Türkistan’ı duyup orada çekilen acıları biliyordum. Bu kitabı okuyana kadar bildiğimi sanıyordum, meğer hiçbir şey bilmiyormuşum. Bu kitap bana çok şey öğretti, düşüncelerimi değiştirdi ve şükretmem gereken çok şey olduğunu öğretti. En önemlisi de bu satırları özgürce yazabildiğim için şükretmeyi öğretti. Ben severek, ibret alarak ve çokça öğrenerek okudum umarım sizlere okursunuz ve düşüncelerinizin değişimindeki o güzelliği hissedersiniz. ÖZGÜR DOĞU TÜRKİSTAN için dua ederek sözlerimi sonlandırıyorum.

Hoşça kalın…


Yorumlar

Popüler Yayınlar